Uçuş Korkusu
Ter içinde uyandığında son zamanlarda sık sık gördüğü kabusu hatırlayarak bir kez daha titredi. Yataktan sürünerek kalktı. Hazırlanıp alana yetişebilmesi için sadece 1.5 saati kalmıştı. “İyi ki dün akşam kuaföre uğramışım” diye düşündü. Bu kadar kısa sürede bir de saçını yaptırmak zorunda kalsaydı alana zamanında yetişemeyecek ve kaptan pilotun fırçası kaçınılmaz olacaktı. Son günlerde ayaklarının arka arka gitmesi arkadaşlarının gözünden de kaçmıyordu. Artık bu duruma bir son vermesi gerekiyordu ama nasıl? Kendisine tam olarak itiraf edemese de uçmaktan son bir yıldır bal gibi korkuyordu. Korktuğunu fark ettiği ilk zamanlarda bunun geçici bir durum olduğunu düşünmüş, üzerinde fazla durmamıştı. Korkusu kalkış anına kadar sürüyor ve ardından işine dalıp korktuğunu bir sonraki uçuşa kadar düşünmediğini fark ediyordu. Bir kış günkü uçuşunda hissetmişti korktuğunu. Bu durumu uçuşlardaki sarsıntıların sinirlerini bozmasına yormuştu. Zaman geçmesine ve mevsim bahara dönmesine rağmen korkusunda bir azalma olacağına aksine uçuş sırasında da sürdüğünü fark etmişti. İşte bu fark ediş durumun vahametini ortaya koymuş, bunun altında başka bir neden aramasına yol açmıştı.
Felsefe bölümünü bitirip derslerden kurtulduğuna ve bir iş sahibi olacağına ne kadar da sevinmişti. Annesinin bölümüyle ilgili bir iş bulması ısrarlarına direnmiş, babasının yüksek lisans yaparak kendisi gibi okulda kalması önerisini dikkate bile almamış, hiç istemediği halde günlerce kırgınlığa varan tartışmalar yapmış ve tüm karşı çıkmalarına rağmen THY’de uçuş hostesi sınavlarını başarı ile vererek uçmaya başlamıştı. İlk uçuşundaki heyecanını bugün gibi hatırlıyordu. En nihayetinde kısa bir deneme uçuşuydu ama onun için uluslararası fotoğraf yarışmasında birincilik ödülü kazanmakla eşdeğer bir sevinç kaynağı olmuştu. Artık uçuyordu, görmek istediği tüm ülkeleri görebilecek, hepsinin rüyalarını süsleyen fotoğraflarını çekebilecek, her ülkeden arkadaşları olacaktı. Hayatın deneme uçuşu kadar kolay olmadığını fark etmesi uzun sürmedi ama yorucu uçuşlar sonrasında Leyla’nın terapileri ile eski enerjisine kavuşuyordu. Onun yüreklendirmesi olmasaydı baş hosteslik başvurusunu da yapamazdı. Leyla’nın azmine ve yaşama sevincine her zaman hayran olmuştu. Hosteslik sınavları sırasında tanışmışlar ve aradıkları ruh ikizlerini bulduklarını, ilk konuşmalarda yaşanan ark ile fark ettiklerini çok sonra birbirlerine itiraf etmişlerdi. Hayatında bu kadar hayat dolu bir insan tanımamıştı. Kendisini de olumlu bir insan olarak değerlendirirdi ama Leyla’nın hayata bakışı bir başkaydı. Dersler sırasında enerjisinin dibe vurup kalemi kitabı bir kenara attığı anlarda Leyla ne yapar yapar ayağa diker, enerji aşılar, yüzünü güldürür, tabiri caizse verirdi coşkuyu.
Hostes olduklarında Leyla’nın Ankara’ya yerleşme zorunluluğu karşısında hiç düşünmeden, ailesinin karşı çıkacağını bile bile birlikte ev tutmayı önermiş, Gaziosmanpaşa’da buldukları çatı katı özgürlüklerine ve gökyüzüne açılan ilk kapıları olmuştu. Leyla’nın Niğde’den getirdiği derme çatma eşyalar ile evden getirdiği oda takımı tam bir tezat oluşturuyordu ama bu tezat eve ayrı bir hava katmıştı. Evlerin en lüks eşyası babasının armağanı buzdolaplarıydı. Baba yüreği işte, o kadar karşı çıkmasına rağmen taşındıkları gün buzdolabını karşılarında görünce sevinçten havalara uçmuşlardı. Taşınmanın tüm yorgunluğuna rağmen Leyla’nın enerjisi yine galip gelmiş, kolileri bile açmadan soluğu Opera’daki eskicide almışlardı. Eskiciden aldıkları dört yer minderi, bir yer sofrası, kitap rafı, kilim ve sehpadan oluşan salon takımlarını üç kere yer değiştirerek gülme krizlerinin arasında yerleştirmelerini bugün bile hatırlıyordu. O günlerde ne kadar şanslı olduğunu düşünürdü. Ne yanılgı.
Saatine baktığında bir saatten az zamanı kaldığı fark etti. Eskiden daha çabuk hazırlanırdı. O günlerde eğer o sabah uçuşu yoksa Leyla’nın kahvaltı hazırlamak için koşturması kendisine de geçer, akşamdan hazırlanmış valizini kaparak servise giderdi. Kapıdan çıkarken Leyle’nın bir yıldır kapalı oda kapısına bir kez daha baktı, Leyla’yı son Amsterdam uçuşuna uğurladığı gün de kapının sıkı sıkı kapalı olmasını garipsediğini hatırladı, eline ne geçerse tıktığı valizini sürükleyerek kapıdan çıktı. Servise bindiğinde yüzünün yanmasının geçmediğini garip garip bakan bakışlardan anladı. Belki de makyajını yarım bırakmıştı, onu bile hatırlamıyordu. Leyla’yı her hatırladığında uçağa bacakları titreyerek çıkacağı gözünün önüne geliyordu. Uçuşlara artık diazem almadan dayanamıyordu. Aslında hayata Leyla’sız katlanamıyordu.
Melih Vurkır
27/01/2012, Ankara